Samed olmayana yakışan, Samed olmadığının bilinciyle davranmaktı. Meselâ, vermek için almaya muhtaç olduğuna, alış-veriş dengesini kurmak, giderini gelirine göre ayarlamaktı. Gider oluyor ama gelir sağlanmıyorsa, veyahut gider hep gelirden fazla oluyorsa, bu işin bir yerde tökezleyeceği muhakkaktı. Samed olan Rabbimizin, Samed olması imkânsız biz kulları için yazdığı bir ‘âdetullah’ vardı: Aldığından fazlasını veren her yapı, on, dokuz, sekiz, yedi.. derken, kendini yer bitirirdi. Tüketen, tükenirdi!
Boş sözlerin karın doyurmaz hale geldiği günlerdi. Boş sözler hiçbir zaman karın doyurmazdı zaten. Ama, peynir gemisini dahi yürütmeyen lâflarla devlet gemisini yürütmeye çalışanların varlığı aşikârdı, ve onlardan sâdır olan boş sözlerle bir dönem için sanal bir doygunluk hissine kapılanlar vardı. Ne ki, olan olmuş, yanlış hesapların muhakkak fıtrattan döndüğüne; zira, Fâtır-ı Hakîm’in koyduğu ‘kanun-u fıtrat’ın önüne geçip âdetullahın akışını değiştirmeye kulların gücünün yetmeyeceğine bir kez daha şahit olunmuştu.
Modern çağın insan zihnine aşıladığı en büyük zehirlerden birisi, hiç kuşkusuz, evreni ve hayatı bölümlere ayırıp onu bütünden koparması. Fizik, kimya, biyoloji gibi bilim dallarının her biri, hakikatın bir ucunu belki barındırıyor. Ama, filin kulağını, kuyruğunu, bacağını vs. tutup da fili onlarla izaha kalkışan körlere benzemekten kurtulamıyorlar.
Şu içerisinde yaşadığımız çağdaki insanlara ve hayata baktığımızda gördüğümüz, genellikle, çelişik yaşamlardı.Mutluluğu yaşamak isteyen insanlık çoğunlukla mutsuzluğun göbeğine saplanmış durumdaydı.Hiç olmazsa bu dünyanın geçici olduğunu ve bir baki hayata hazırlık konumunda bulunduğunu bilerek yaşayan insanların bu mutsuzluk sendromundan kurtulmuş olduğunu görebileceğini sanıyordu insan.Oysa gerek dünyayı kalıcı imiş gibi yaşamayı hedeflemiş olanların, gerekse bu dünyayı geçici olarak yaşaması inancının gereği olan insanların yıpratıcı ikilemler içerisinde yuvarlanıp gittiğini görmek şaşırtıcı bir durum arzediyordu.
Biliriz ki, bazen hastalık zannedilen bir rahatsızlık başka bir hastalığın belirtisi olabiliyor; karın ağrısı, mide bulantısı ve yüksek ateşin bir besin zehirlenmesinin işaretleri olması gibi. Bu belirtilerin görüldüğü bir kimseye "Rahatsızlığı, yüksek ateş" veya "Mide bulantısı hastalığı var" denilmesi, bir düzen ve ahenk içinde yaşatılan bedenin bir bütün olarak gözönüne alınmadığını gösterir. Dahası, asıl hastalığı gözden kaçırır ve tehlikeli sonuçlar doğurabilir.
Her insanın hayatında bunalımlı dönemler vardır.Plânlar ters gider, beklenen kârlar elde edilemez, hastalık ve kazalar günlük hayatın akışını bozar.Herşeyin kötüye gittiğinin hissedildiği an dayanacak bir şeyler ararız.Güvenebileceğimiz iç kaynaklar bulmaya çalışırız.Kişiliği zayıf insanlar kolaycılığa koşarlar sığınacak bir liman arayışı içinde birilerine sarılırlar.Kişiliği güçlü insanlar öz kaynaklarını, içlerindeki gizli güçleri ve yetenekleri geliştirmeye çalışırlar.
Dr.Mavi, M’ye “ayla hiç aran bozuldu mu, onunla hiç sürtüştün mü?” sorusunu yöneltirken amacı neydi?
“Yeter” sözünün telâffuzunu güçleştiren asıl neden, bizim almaya programlanmış olmamızdır. Tüketim uygarlığı, insanı, sürekli olarak almaya, yutmaya, öğütmeye, tüketmeye teşvik eder ve bunları bir hayat amacı olarak önümüze koyar. Bu uygarlığın temelinde yatan felsefe, ne pahasına olursa olsun büyümektir. Büyüdükçe büyümeyi amaçlayan insanlar, kurumlar veya topluluklar ise, “Yeter” diyebilme şanslarını daha işin başında kaybetmişlerdir. Onların bir yeterlilik ve doyum hissini yakalayabilmek için tek bir çareleri vardır: hayatlarını bu çürük zeminden kurtarıp daha başka ve sağlam bir zemin üzerinde yeni baştan kurmak. Yoksa, “almaya” programlanmış bir hayat tarzının şurasını veya burasını yamayıp rötuşlayarak onu verimli ve tatmin edici bir hâle getirmek mümkün değildir.
Batı uygarlığı, insanı reklamlarıyla tüketici yaptı.Bunun için de reklamı yeniden icad etti ve tüketim ekonomisinin en önemli dayanağı haline getirdi.Zamanla, bu sektör, cazip imkânlarıyla insanların en yeteneklilerini kendisine çeken, bilim adamlarına halkın zayıf taraflarını keşfetmek ve bu noktalardan onları yakalamak için yüksek ücretlerle araştırmalar yaptıran, kitleleri tüketim yarışında hiç soluk almaksızın koşturup durmak için her gün yeni yöntemler keşfeden ve tuzaklar kuran bir muazzam sektöre dönüştü. Bugün reklamsız bir hayat değil, bir gün bile düşünmek imkânsızlaşmış olduğu için, bunun anlamını sorgulamak, onun bize ne verdiği ve bizden neyi alıp götürdüğü gibi sorular üzerinde durmak, aklımızın köşesinden bile geçmiyor. Veya geçse bile onu zaten hayatımızdan çıkarma imkânına sahip olmadığımız için, bir yararı olmayacağını düşünerek üzerinde durmuyoruz. Zaten, tüketici rolünü benimsemekle, reklamlar tarafından yönlendirilmeyi de peşin olarak kabul etmiş bulunuyoruz. Onun için, bize biçilmiş olan bu rolü sorgulamaya ve kendi hayatımızda yönetimi tekrar ele geçirmeye teşebbüs etmeden önce, başımıza bu büyük çorabı ören mekanizma üzerinde durmamız gerekiyor.
Sokaklarımız çok değişti. Eskiden kapı önleri ev sahibine aitti. Şimdi ise devlete ait. O yüzden, eskisi gibi evinizin önünü süpürgeyle temizlemenize gerek yok. Çöpçü gelir temizler nasıl olsa. Ama evimin önü diyerek arabanızı pencerenizin önüne park etmeyi de artık unutun. Belediyenin otopark görevlisine vereceğiniz ücreti cebinizde hazır bulundurun.
İnsanın ihtiyaçları ve istekleri sonsuz olup ihtiyaç dairesi, gözün gördüğü kadar büyük ve geniştir. Hattâ, hayal nereye uzansa ihtiyaç dairesi de o kadar genişler. İnsanlar bu istek ve ihtiyaçlarını karşılamak için çabalayıp dururlar ve bunları elde ettiklerinde mutlu olacaklarını düşünürler.
Bulutlarda renk cümbüşünü hayranlıkla seyrettiğimiz gurub vakitlerinde, Güneş dağlara bitişik görünür.Fakat ilim dürbünü ve akıl gözüyle bakan herkes bilir ki; Güneş ile dağlar arasında binlerce dünyanın girebileceği büyük bir mesafe vardır.Üzerinde fazlaca kafa yormadığımız, sathî bir nazarla baktığımızda, birbirine bitişik veya eşdeğer görünen pek çok kavram ve kelimede olduğu gibi (gayret-hırs, iktisat-cimrilik, cömertlik-israf, gıpta-haset vb) arasındaki mesafeyi anlayamayabiliriz.
Duruş!..
Soru: Rızık deyince ne anlaşılır, rızkın kapsamı nedir?Rızık sözlükte; Yiyecek, giyecek ve yararlanılacak her şey, karna girip gıda veren şey, yağmur, bağış, maaş gibi anlamlara gelir. Bazı âlimler rızkı, insan ve diğer canlıların yaşamaları için yiyip içtikleri “besinler” olarak tanımlarken, Eş’arî âlimleri tarifi geniş tutarak, rızık; “Allah Teâlâ’nın bütün canlılara, yiyip içerek gıdalanmaları ve yararlanmaları için lutfettiği şeylerdir.” demişlerdir.
Son günlerde artan hırsızlık olaylarını önlemenin çâresi, insanları böyle gayr-ı meşrû hareketlere zorlayan sebepleri ortadan kaldırmak, buna rağmen hırsızlık yapanlara da caydırıcı ceza vermektir, dedikten sonra hırsızların çeşitlerinden kısaca bahsedelim: Yıllar önce bir gazetede, şöyle bir ilan görmüştüm: “Hırsız efendi! Çaldığın cüzdanımdaki paralar senin olsun! Lütfen içindeki evrâkı aşağıdaki adresime gönder!...” Kendisine “efendi” diye hitap edilen bu hırsızın, evrakı sahibinin adresine gönderip göndermediğini –tabii ki- bilmiyorum ama bazı zerafet sahibi hırsızların tarihe geçtiklerini, menkıbe kitaplarında yer aldıklarını hatırlıyorum.
Fitne kelimesi için sözlükte şu karşılıklar yazılı: "1. Bela, mihnet, sıkıntı. 2. Ayartma, azdırma. 3. Fesat, ara bozma, karışıklık, ihtilâl. Îkaz-ı fitne: Karışıklık çıkarma. 4. Dinsizlik, canilik. 5. Ceza. 6. Delilik. 7. Güzel yüz, güzel göz; güzel kadın. (Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, Ferit Devellioğlu).
Zekâtın farz olması için şu şartların bulunması gerekir:
Darılma yok; dayanma var. Yıllar önce zihin defterime yazdığım müthiş bir söz. Hayatın zorlukları ve güçlükleri karşısında başarılı olmanın kaynağı, dost da olsa düşman da olsa, darılma yok, dayanma var. Düşmanlık yok, dostluk var. Kin ve nefret yok, sevgi ve hoşgörü var.
'Zamana yemin olsun ki, insanların çoğu hüsrandadır. İman edenler, iyi şeyler yapanlar, hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.' (Kur'ân-ı Kerim, Asr Suresi)
Toplantı, belirli bir yer ve zamanda insanların bir araya gelerek fikir alışverişinde bulundukları, kararlar aldıkları bir faaliyettir. Bilgileri paylaşmak, belirli meseleleri konuşmak, belirli iş ve aksiyon plânları hazırlamak, değerlendirmek ve yorumlamak gibi maksatlarla toplantılar gerçekleştirilir. Farkında olunsun veya olunmasın her toplantı, belli bir zaman dilimine, kaynakların bir araya getirilmesine ve belirli bir sermayeye (maddî, sosyal ve bilgi sermayeleri) ihtiyaç duyar.
Milletlerarası rekabetin giderek arttığı günümüzde, işletmeler pazarda tutunabilmek için, teknolojik yeniliklere ayak uydurmak ve bilgi, sermaye, işgücü, makine, toprak gibi temel üretim faktörlerini en verimli şekilde kullanmak mecburiyetindedir. İşgücünün şuurlu kullanılması, verimliliğin artırılmasında öncelikli bir yer tutar. Bilhassa çalışma mekânındaki şartların imkân dâhilinde optimize edilmesi, işgücü kapasitesinin yerinde kullanılmasına müspet tesir eder.



Son yorumlar
1 hafta 17 saat önce
1 hafta 5 gün önce
4 hafta 3 gün önce
5 hafta 1 gün önce
5 hafta 3 gün önce
6 hafta 5 gün önce
7 hafta 6 gün önce
10 hafta 5 gün önce
12 hafta 3 gün önce
15 hafta 2 gün önce